İyileşme Yolculuğu
- Yudum Kaymak
- 28 Mar
- 5 dakikada okunur
Ağrı, sinir sistemi ve kendin olma cesareti üzerine
Henüz otuz yaşındaydım romatizma teşhisi konduğunda. Ağrı eşiğim yüksek olduğu için ‘şanslıydım’. Her ne kadar kan tahlilleri endişelendirecek rakamlar gösterse de, ağrıları hissetmediğim için ilaç kullanmama gerek yoktu. Sadece düzenli kontrolle, atak başlamadan önlem alma ihtimali olabilirdi. 8–10 yıl arada bir ufak ataklar, kısa süreli ilaç tedavileriyle idare ettim. Ta ki iltihap kalp zarımda tutulup Perikardite yol açana kadar…
20 Haziran 2021 – Perikardit Günlüğümden bir sayfa…
“Ağrıyla arkadaş olmam gerekiyor sanırım. Çok sevilen bir yakının eve misafirliğe gelir de sohbet tatlıdır, uzar, 'hadi yatıya da kal bari gelmişken' denir ya… Belki o akşam için başka bir program vardır ya da ertesi gün çok karışıktır ama arkadaşın kalması da hoştur; spontane değişir program, bir şekilde ayak uydurulur. Ben de bu ağrılı vücuda öyle davranmalıyım. ‘Hadi bugünlük bu kadar yeter, başka zaman yine bekleriz’ diyebileceğim mesafeli biri değil de ne olursa olsun ‘gel, başımın üstünde yerin var’ diyeceğim bir dostum gibi açmalıyım ruhumu.
Bedenim her hücresine kadar kabul etmiş durumda zaten. Kollarım sanki ağrıya ev sahipliği yapmayı geçti, ağrı kolların sahibi oldu gibi. Göğsümdeki ağrı ise bir köşeye kurulmuş hanımağa gibi oturduğu yerden emirler yağdırıyor. Hadi biraz aşağı, karın bölgesine de ulaşın; aa, omuzları ve sırtı boş bırakmayın, yayılın yayılın diye komut veriyor ağrı moleküllerine. Komutu alan moleküller aniden hızlanıyor, birbirleriyle çarpışa çarpışa emredilen köşelere koşuyor, tüm o karmaşa içerisinde bana ateşler basıyor. Boynumdan, ensemden, alnımdan, kollarımdan terler boşalıyor.
Bir bakıyorum bu vücut ağrının kontrolüne geçmiş; hanımağamız ter damlacıklarını da konuk almış, beraber çalıp oynuyorlar. Onlar bu kadar keyifle kurulmuşken ben nasıl diyeyim ‘haydi gidin’? Burası benim hanem… Biraz bana da yer verin, nasıl derim...”
Yukarıdaki satırları yazdığımda teşhis konulalı 2 hafta olmuştu. Hanım ağa diye tanımladığım kalbimdeki ağrı 9 ay kadar eşlik etti bana, ağrı moleküllerinin misafirlikleri ise 3,5 yıla yakın benimle kaldı. Ufak ataklarla geçip giden, arka planda var olduğunu bildiğim ama hiç ciddiye almadığım rahatsızlık, “ben romatizma hastasıyım” diye yüksek sesle dillendirmem gereken bir gerçeklik, etiket, varoluş olarak benimle oldu.
Artık görünürde yok. Tamamen gittiğini sanmıyorum. Okuduklarım ve gözlemlerime göre otoimmün hastalıkların stresle tutkulu bir ilişkisi var. Üzülünce, korkunca, hayal kırıklığına uğrayınca insan, duygu yükleri bedendeki enflamasyonu arttırıp, mikroplar, bakteriler, virüsler yerine kendine saldıracak bir savunma mekanizması yaratabiliyor. O yüzden potansiyel olarak hep hanım ağa misafirliğe gelebilir. Emin olduğum şey ise artık evi sahiplenmeyeceği…
Neden eminim? Çünkü bana ilk teşhis konulduğu zamanlarda yapmam gerekeni perikarditin içinden geçerken yaptım. Karşıma romatizmayı alıp sordum: 'neden geldin, anlatmak istediğin bir şey var mı diye?'
Reiki master olma yolculuğu, beden farkındalığına yönelik çalışmalar ve en sonunda da 'Sistemik Dizim ve Atalar Şifası' eğitimlerim aslında şifacı olma çabasından önce kendimi iyileştirmekle ilgiliydi. Pek çok farklı kitaptan okumuş ancak en çok Gabor Maté’nin “Bedenin Hayır Dediğinde” kitabında bulmuştum cevabı. Romatizma gibi iltihaplı, vücudun kendini yaktığı hastalıkların en büyük mesajı kişinin kendini gerçekleştirmemesi, kimliğini gizlemesi, sosyal dışlanma kaygısından kaynaklanıyordu.
İki büyük duygu bırakıyordu bu kimlik karmaşası:
korku — kabul edilmezsem hayatta kalamam korkusu,
ve öfke — kendi kendine ihanet etmenin öfkesi.
Uzun süre bastırılan bu iki konu gittikçe körükleniyor, kişi kendine de başkalarına da kendisi olma izni vermediği için daha da öfkeleniyor, hiddetleniyor ve hiddet kalbi yakıp kavuruyor.

Ben de kendi gerçekliğimi, var oluşumdaki özü, ilişki kurma biçimlerimi, ruhumun çekildiği yaşamı değil, herkesçe kabul gören, olması gereken hayatı yaşamaya çalışıyordum. Aslında bana göre olmayan hayatı yaşamaya çabaladığım yıllar boyunca başka hastalıklarla da bedenim isyanını ifade etmeye çalışmıştı ama baktı ki hiç akıllanmıyorum öyle ufak rahatsızlıklarla, içimden kendimi yeniden doğurana kadar yatırdı.
Doktorlarımdan biri perikarditin üçüncü ayı civarında bana “neden katlanıyorsun?” diye sormuştu. “Bitirebilirsin bu acıyı, dinlenebilirsin.” O gün ne demek istediğini tam anlamamıştım. Ancak birkaç yıl sonra sinir sistemine dair aldığım eğitimler bana yaşadığım deneyimin ne olduğunu anlattı.
Sinir sisteminde bilinen üç savunma mekanizması var:
1- Saldır modu: karşımdaki tehdit benden küçükse sağlıklı bir öfke yükseliyor, kalp atışım hızlanıyor, kollarıma, bacaklarıma kuvvet geliyor, gözlerimi hedefe kilitliyor ve o tehdidi alt etmeye çalışıyorum.
2- Kaç modu: karşımdaki tehdit benden büyük, saldırmak bir çare değil; kuvvetlenmiş bacaklarıma yüklenip koşuyorum, saklanıyorum, uzaklaşıyorum.
3- Donma: saldıramayacağım kadar büyük bir tehdit var ancak kaçacak yerim yok ya da tehdit benden hızlı… ya da insani olarak sosyal bir ortamda ilk iki opsiyon geçerli değil. Donup kalıyorum. İçimde hâlâ o aktivasyon var ama hareket edemiyorum. Tehdit bir boşluk yaratsa aniden harekete geçip, kendi gücümün de birkaç katında bir hızla sıvışabilirim ama bekliyorum.
Bir de memeli hayvanların ve haliyle insanların da deneyimlediği bir mekanizma daha var: çökme Artık yapacak hiçbir şey kalmamış, çözümsüz bir yerdeyim, çöküyorum… Bedenimdeki her sistem yavaşlıyor, kan bedenimin merkezine çekiliyor, sinir uçları ve kaslar gevşiyor, hayatı bırakır gibi bir hâl. Çökme hâlinin bir mekanizma olduğunu bilmediğim zamanlar hayvan belgesellerini izlemek zor gelirdi. Yakalanmış bir avın ne kadar acı çekeceğini düşünürken içim çekilirdi, halbuki o teslim olma halinde acı artık yok.
Meğer insan bedeni öyle bir mekanizmayla donatılmış ki, acı çekmemek için önden o çöküş moduna girermiş. Yüksek ağrılar olduğunda bayılmak ve komaya girmek de böyle bir şey. Perikardit ağrılarıyla başa çıkmak yerine öyle derin bir uykuya geçmek de mümkünmüş yani. Hastaneye yatsaymışım mesela, uyuturlarmış uzun uzun…
Ama o zaman yolculuğumun bana katacaklarını öğrenemezdim.
Saldır – kaç – donma – çökme modlarının bir de hayatla bağda kalarak deneyimlendiği hâller var. Saldır-kaç aslında bir sempatik aktivasyon hâli ve hayatla bağdaysak bu hâlleri dans etme, araştırma yapma, öğrenme, yaratma, spor egzersizlerinde kullanabiliyoruz. Donma-çökme kısmı ise parasempatik sistemin aktive olması. Hazmetme, dinlenme, meditasyon deneyimleri de bu sistemle bağlantılı.
Perikardit deneyimi bir çökme deneyimiydi benim için ama öğrenme ve kendimi kendim gibi yaşama hasretim onu bir teslimiyet olarak deneyimleme fırsatı verdi bana. Kendimi anlamaya, sezgilerime, yaratılışın bir manası olduğuna, bir arada olduğum kişilerin tam da beraber olmam gerekenler olduğuna, içime doğan hayallerin gerçekleştirme ihtimalim olan geleceğim olduğuna teslim olmamı sağladı.

Romatizma sebebiyle yattığım süreci hastalık değil, iyileşme süreci olarak isimlendirmeyi seviyorum. 3,5 yıl süren yolda romatizmadan değil, kendim olmama rahatsızlığımdan iyileştim. Kendimi anlamam, kabul etmem, sevmem ve sonra kendime, aileme, sevdiklerime, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma anlatmam gereken uzunca bir yoldu bu iyileşme. Doktorlar, dostlar, rehberler, terapistler, bolca kitap, meditasyonlar yardım etti. Kendi geçmiş deneyimlerime, ailemden, atalarımdan miras kalmış köklü zorlayıcı inanç kalıplarına bakıp bakıp dönüştürmek yardım etti.
Irvin Yalom’un Güneşe Bakmak: Ölümle Yüzleşmek kitabında şöyle der:
“İyi bir hayat yaşamamanızın nedeninin sizin dışınızda olduğu düşüncesine tutunduğunuz, bütün sorumluluğu size haksızlık eden başkalarına bağladığınız sürece hayatınızda olumlu bir değişiklik olmaz. Hayatınızın önemli yönlerinden siz ama yalnızca siz sorumlusunuz ve yalnızca siz hayatınızı değiştirecek güce sahipsiniz.”
Kendimle öfkeyle savaşan gücüm o kadar büyüktü ki demek ki hayatımı dilediğim gibi deneyimlemeye geçecek güce de sahiptim. Yani en çok, kendimle ilgili kurduğum hayaller yardım etti.
Ataklar biteli ve kendimden memnun şekilde yaşamaya başlayalı iki yıl oldu. Arada zorlandığım zamanlar oluyor; tez yazarken, bazı projeleri yetiştirmeye çalışırken yükselen isyanlarım, farklı yönlere büyümenin sonucu zayıflayan – kopan arkadaşlıklarımın ardından tuttuğum yaslar, aramıza yüzlerce kilometre girmesi sebebiyle sevdiklerime kavuşamayınca düştüğüm derin hayal kırıkları… Ağrı moleküllerinin zıp zıp dolaştığı, ter damlalarıyla dans ettikleri günler yaratabiliyor. Ama hafta bulmadan misafirliklerini bitirip gidiyorlar.
Çünkü ben her gün şükrediyorum. Rüzgâr varsa bile havada çıkıp yürüyebildiğime, düzenli spor yapabildiğime, kendi varoluşuma dair dürüst olabildiğime, özgür hissedebildiğime, kendi potansiyelimi görüp peşinden koşacak cesaretim oluşuna ve bu deneyimle danışanlarımı yüreklendirebildiğime, onların kendi özbenlikleriyle ilerleme yollarında eşlik edebildiğime, bu satırları yazıp paylaşabildiğime şükrediyorum.
Sevmeyi keşfettiğime, sevginin diğer tüm duygular gibi gelip geçen bir deneyim değil, her an temasta kalabildiğim bir kaynak olduğunu anlayabildiğime; kendimi, canlıları, var oluşu sevmek için yaşadığıma şükrediyorum.



Yorumlar