Özlem Üzerine: Özlerken Aslında Neyi Özlüyoruz?
- Yudum Kaymak
- 11 Ağu
- 7 dakikada okunur
Özlem üzerine düşünüyorum son günlerde...
Birine, bir yere, bir duruma dair özlem nereden kaynak alır, bize ne anlatır?
Bunun için önce biraz özlem nasıl bir duygu, bunu anlamak istedim… Duygu Düzensizliğinin Nesiller Arası Aktarımı ile Kişilerarası İletişim Stilleri Arasındaki Bağlantı başlıklı tezimde uzun uzun araştırmıştım duyguları. Duygu nedir, nasıl oluşur, neye sebep olur…
Kimi bilim insanı demiş ki duygular fiziksel tepkimeler sonucunda zihnimizde oluşan yorumlardır, kimi demiş ki sinir sisteminin verdiği uyarılardır… Kimi düşünür duyguları akıl yoluyla başa çıkılması gereken zaaflar olarak görürken, kimisi yaratıcı gücün ifadesidir demiş… (James–Lange; Damasio; Stoacı yaklaşım; Nietzsche)
Duyguların ana renkleri
Duygu kavramını biraz anlamaya yaklaştıran temel bir ayrım var, pek çok alanda kabul görüyor: Birincil ve ikincil duygular.
Duyularımızdan gelen bilgi eşzamanlı olarak farklı sinirsel sistemlerde işleniyor. Daha hızlı, otomatik ve bedensel değerlendirme korku, öfke, neşe gibi temel duygusal tepkilerle ilişkiliyken; aynı duyusal bilgi bellek, öğrenilmiş anlamlar, geçmiş deneyimler ve bilişsel değerlendirmeyle birleştiğinde daha karmaşık duygusal deneyimlere dönüşebiliyor. (Bekoff; Ekman; Plutchik; Tracy & Robins)
Birincil duygular evrensel, doğuştan gelen temel duygular olarak kabul edilir. Bu duyguların özellikleri:
uyaranlara karşı gösterilen otomatik tepkiler olmaları,
tüm insanlarda ve bazı hayvan türlerinde gözlemlenmeleri,
hayatta kalma dürtüsünden kaynaklandıkları için bilinçli bir değerlendirme süreci gerektirmemeleridir.
Farklı kuramsal yaklaşımlarda birincil duyguların sayısı değişmekle birlikte, altı ila sekiz temel duygudan söz edilir. Korku, öfke, şaşkınlık, tiksinme, üzüntü, sevinç; Plutchik’in modelinde bunlara güven ve beklenti de eklenir.
İkincil duygular daha karmaşıktır, kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bu duyguların açığa çıkışında anılar, sosyal bağlar, düşünceler etkilidir. Bu duyguların ortak özellikleri şöyle özetlenebilir:
· ikincil duyguların oluşumunda bilişsel bir süreç işler,
· benlik ve sosyallik algılarını içerirler,
· birey, bir etki ile karşılaştığında ne hissettiğini, durumla ilgili ne yapacağını ve “en iyi” davranışın ne olduğunu düşünür.
Suçluluk, endişe, utanma, kıskançlık, gurur, pişmanlık gibi duygular bu sınıfa girer.
Özetle birincil duygular daha dürtüsel, anlık, evrensel ya da belki en basit kelimeyle doğaldır. İkincil duygular ise zihinsel bir katmanda üretilir. Dolayısıyla değişkenlik gösterebilirler, yönetilebilirler, dönüştürülebilirler…
Benim zihnimde duygular renklerle örtüşüyor. Birincil duygular kırmızı, mavi, sarı gibi ana renkler iken; ikincil duygular pembe, turuncu, turkuaz, eflatun, haki gibi sonsuz karışımla oluşuyor.
Plutchik de böyle bir perspektiften yola çıkarak renk çarkına benzeyen bir duygu çarkı oluşturmuş; temel duyguların farklı yoğunluklarını ve birbirleriyle birleşerek oluşturdukları daha karmaşık duyguları görselleştirmiş.

Peki özlerken aslında neyi özlüyoruz?
Özlem duygusuna gelirsek, yapısal olarak ikincil duygulara giriyor. İşin içine anılar, tanımlamalar, sosyal bağlam; yani bir hayli çeşitli zihinsel süreç işliyor. Bazen çok zorlayıcı, yıkıcı hissettirebilirken bazen coşku, harekete geçme motivasyonu veren bir güç de yaratabiliyor. Yanına bir sürü başka duygu ve eylem getiriyor özlem. İçimize kapanıp sıkışık, yorgun, üzgün, depresif hissedebiliyor, donup kalabiliyoruz. Heyecanlanabiliyor, beklentiyle, hevesle bir eyleme geçebiliyoruz.
Özlemin bu iki hali arasındaki temel fark sanırım birinde geçiciliğini zihinsel olarak da biliyor olmamızdan kaynaklanıyor. Tam bir tanımı olmasa da bir zaman sonra o özlemin biteceğine dair bir bilgi varsa elimizde; uzun süredir görmediğimiz birine kavuşma, planlanmış bir tatille deneyime erişecek olma, memlekete yapılacak bir ziyaret gibi…
O özlem bizi canlı tutuyor.
Ancak bir kayıpla geliyorsa; dönüşü olmayan bir zamana, geri gelmeyecek bir gidişe, tek sefer ziyaret edilebilecek bir mekâna dairse o özlem, teslimiyete geçerek vedalaşmak daha zor oluyor. Can acısı, öfke, inkâr, inat, kaygı, daha çok acı… Bu özlemin dinmesi zamansızlığından dolayı zor gibi oluyor; zaman geçtikçe de şiddeti azalıyor gibi garip bir ikilem içeriyor.
Birini özlerken…
Özlemin bir de boyutları var; madalyonun yüzleri gibi farklı tarafları barındırıyor özlem.
Birini özlerken mesela;
kişinin özelliklerine,
o kişiyle yaşanan deneyimlere,
bir de o kişi yanında hissettiklerimize ve o kişinin yanındaki kendimize dair bir özlem duyuyoruz.
Kendimden birkaç örnek vereyim...
Babaannemi kaybettiğimizde yasım aylar sürmüştü . Birkaç yıl, her bayramın ilk günü “Babaannemi aramam lazım.” hissi oluşuyordu. Yedi yıl geçti, henüz telefon numarasını rehberimden silmedim. Arada açarım, profiline eklediğim fotoğrafına bakarım.
Kendi anılarını anlatışını özlerim, saçındaki bigudileri, her daim sürdüğü sedefli ojeleri, patates mücverini özlerim; sarılmasını, haftalar sonra ilk görüşmemizde dudaklarının büzüşüp gözlerinin dolmasını özlerim. Onun yanındayken kaç yaşında olursam olayım hep torun olma küçüklüğünü ve babaannemin bana kaç yaşında olursam olayım birey gibi davranmış olmasını özlerim.
Koltuklarının rahatlığını, banyosundaki kolonya kokusunu, dimdik yürüyüşünü, dedeme olan bağlılığını… Onun görünümüne, kişiliğine, davranışlarına, ilişkilenme biçimine, eşyalarına, bende hissettirdiklerine… O kadar çok öğeye dair ki özlem.
Ancak bakıyorum geçtiğimiz yedi yılda, ilk günkü kadar kuvveti kalmadı. Andığım zamanlar evet, kocaman o özlem; ama ilk sene hemen her gün oradaydı capcanlı, şimdi ara ara ziyaret eden bir duygu…
Bir arkadaşım var özlediğim. Gençlik yıllarının dolu dolu beraber yaşandığı ancak yetişkinlik döneminde hayatın getirdikleriyle gittikçe uzaklaşmanın kaçınılmaz olduğu…
Gülüşünü, ses tonunu, sportif aktivite sırasındaki sıçrayışlarını, kendime dair bir şey anlatırken yüzündeki şüpheci, şefkatli, anlamaya çalışan mimiklerini, kendine dair bir paylaşım yaparken ses tonundaki değişimleri… Aile deneyimlerinin onda bıraktığı izleri, sevdiği kişinin elini kavrayışındaki gücünü… Onun kendine has özelliklerini özlüyorum.
Sonra beraber sinemaya, yürüyüşe gidişlerimizi, müzik dinleme, kutu oyunu oynama hallerimizi, gülüşlerimizi, sarılmalarımızı özlüyorum… Bir de onun yanında meraklı, öğrenmeye çabalayan, bazen inatlaşan, sıkça geri çekilen, kucak açmaya çalışan kendimi özlüyorum.
Bazen karşılaşıyoruz. O geçmiş deneyimlere özlemle bir aradalık, geçmişten bir anı gibi geçiyor; sonra yeni hallerimizi paylaşmamış olmanın yabancılığıyla iletişim devam edemiyor… Özlem de bir türlü geçmiyor haliyle…
Eskilerden bir erkek arkadaşım vardı, bazen onu özlerim durup dururken. Duygularını ifade ederken telaşlanan hallerini, kelimeleri birbirine dolaştırmasını, bilgisayar ekranı karşısında işine dalınca ciddileşmesini, müzikle uğraşırken birden başka bir akışa geçişini, birkaç gün görüşemeyip de ilk karşılaştığımızda birbirimize yürürken adımlarını hızlandırışını…
Gençlik bu ya, o tatlı duyguların aramızdaki akıştaki şapşal hallerimizi, gelecek hayalleri kurarken paylaştığımız heyecanımızı, beraber yemek yaparken mutfağı altüst edişimizi; onun yanında yetişkin hissetmeyi, sorumluluk almayı öğrenişimi, bana duyduğu saygının bana verdiği özgüveni…

Geçen bir arkadaşım da verdi bir örnek:
“Bazen eski eşimi özlediğimi sanıyorum,” dedi, “sonra fark ettim ki ben onu değil, evli kendimi özlüyorum.” O ilişkide güvende hissetmeyi, hayatın akışında tutunduğu bir sorumluluk alanı oluşunu, tüm belirsiz gelecekler içinde hep birinin var olduğu düşüncesini özlüyormuş…
Bazen özlediğimiz bir mekân oluyor…
Yine bir kişide olduğu gibi, o mekânın kendi özelliklerine, o mekânla kurduğumuz ilişkiye ve o mekânı deneyimleyen kendimize dair özlemler oluyor.
Son zamanlarda kentsel dönüşümün yarattığı bir kaçınılmaz özlem var. Tanıdığımız dükkânlar kapanıyor, ruhu olan binalar yeni kimliklere bürünüyor, mahalle kültürü kayboluyor. Geri dönmeyeceğini bildiğimiz bir kayıp hissiyle kalakalıyoruz.
Özlem duyduğum şeyin ne kadarı hâlâ benimle?
Özlem böyle karmaşık.
Özlem hakkında bu kadar kafa yorunca bazı özlem halleriyle nasıl başa çıktığıma da baktım. Birini ya da bir durumu çok çok çok özleyince, o özlemi görmezden gelmeden ama kendimi de ihmal etmeden nasıl ilerleyebilirim…
Öncelikle özlemi tanımlamanın, o zihinsel süreci devreye sokarak beni bedenimde, kendimde tuttuğunu fark ettim. Tam olarak nedir özlediğim? O kişi ya da mekâna dair özellikler ne? Ortaklığın içinde, ilişkilenmeye dair özlediklerim ne? Kendime dair özlediklerim ne?
Bu parçaları ayırdıktan sonra sondan başlıyorum. Çünkü günün sonunda değiştirebileceğim yegâne olgu bu: kendim…
Bakıyorum, o mekân, olgu ya da kişiyle ilişkilenen kendim hâlâ burada mı… O özlediğim halimi bugün deneyimlememi sağlayacak hangi kaynaklarım var?
İlişkilenme halime bakıyorum sonra. O ilişkilenmede bana kalan hediyeler ne? Hâlâ ihtiyaç duyduğum bir ilişki mi, yoksa kazanımlarımı çoktan almışım ve gündelik hayatımda taşıyabiliyor muyum?
Son olarak tamamen benim dışımda olan o kişi, durum ya da mekâna dair özlemi sevgiyle yüreğimde taşımaya alan açmaya geçiyorum.
Babaannemin fotoğraflarını tutuyorum piyanomun üstünde. Arada gidip göz kırpıyorum, bazen gözlerimi kapayıp varlığını hayal edip sohbet ediyor, belli durumlarda bana ne öğütler verebileceğini anılarımdan toplayıp zihnimde canlandırıyorum. Bedenimde ondan parçalar taşıdığımı, onunla kurduğumuz ilişkinin karakterime kattıklarını sarmalayıp özlemi acı veren değil, canlandıran yöne çekiyorum.
Eski erkek arkadaşım bir yerlerde yeni ilişkiler, yeni deneyimler içindedir… Onun iyiliğine dair niyetlerimi, bana kattıkları için şükranlarımı kalbime alıyorum. İçim ısınıyor.
Özlem şefkate dönüşüyor…
Bir mekâna dair bir özlem oldu mu, o mekâna benzer yeni rotalar bulmaya, belki oraya dair bir şeyler okumaya vakit ayırıyor; özleme sebep olan güzel duyguların bedenimde dolaşmasına izin vererek zorlayan duygu deneyimlerini dönüştürüyorum.

Benim özlemle ilişkim böyle…
Bazen yıkıcı geliyor. Boğazımda düğümlerle, göğsümde daralmayla, uykusuzlukla fiziksel tepkiler veriyorum. Özlemek her konunun önüne geçiyor; büyük bir acı, bazen öfke…Bilişsel gücüm zayıflıyor ve duyguya teslim oluveriyorum.
Bazen de heyecanlı, şefkatli, keyifli geliyor. Bir daha gelmeyecek olana “İyi ki yaşamışım bu deneyimi.” deyip selam çakıyorum.
Geri gelecek olana inandığımda da kavuşma gerçekleşene kadar kendi hayat akışıma ve kavuşma sonrası olacaklara hazırlıklara odaklanarak özlemi bir güç olarak taşıyorum.
Peki sizin özlem deneyimleriniz nasıl?
Bir yer var mı çok özlediğiniz, tekrar tekrar gitmek istediğiniz? Bir ilişki, bir hal, kendinize dair özlediğiniz bir şey var mı?
Dışarıda olan özlediklerinizi — kişileri, zamanları, mekânları — sevgiyle anıp yatışmak mümkün mü?
Peki ya özlediğiniz kendinizi bulmak için neler mümkün?
O kişinin hep sizde durduğunu, farklı ilişkilerde açığa çıktığını; eğer hiçbir durumda o özlediğiniz kendinizi yaşayamıyorsanız belki de şartlarınızı değiştirme vakti geldiğini ve kendinize inandıkça o özlediğiniz kendinize kavuşmanın mümkün olduğunu hissedebilir misiniz?
Bu yazıda yararlandığım kaynaklar
Bekoff, Marc. 2015. Hayvanların Duygusal Dünyası (A. T. İpekçioğlu, Trans.). Beyaz Baykuş. (The Emotional Life of Animals)— Birincil ve ikincil duyguların ayrımına ilişkin kullanılan kaynak.
Cicero, M. T. (2002). Cicero on The Emotions: Tusculan Disputations 3 and 4 (M. Graver, Trans.). The University of Chicago Press. — Stoacı düşünce geleneği. Duygular, yargılar ve akıl arasındaki ilişkiye dair felsefi yaklaşım.
Damasio, Antonio. 2023. Descartes’ın Yanılgısı (F. E. Çetin & E. Kumral, Trans.). ODTÜ Yayıncılık. — Duygu, beden ve beyin arasındaki ilişkiye dair tezde yararlanılan çalışmalar.
Ekman, Paul. 1992 An argument for basic emotions. Cognition and Emotion, 6(3–4) — Evrensel yüz ifadeleri ve temel duygular yaklaşımı.
James, William 1884. What is an Emotion? Oxford Journals ,188-205. — Duygusal deneyimde fizyolojik tepkilerin rolünü merkeze alan klasik yaklaşım.
Nietzsche, Friedrich. 2021. İyinin ve Kötünün Ötesinde (M. Tüzel, Trans.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. — Duygular, dürtüler ve yaşamı kuran güçler üzerine felsefi yaklaşım.
Plutchik, Robert. 2001 The Nature of Emotions: Human emotions have deep evolutionary roots, a fact that may explain their complexity and provide tools for clinical practice. American Scientist, 89(4), 344-350. — Sekiz temel duygu, yoğunluklar ve duygu çarkı yaklaşımı.
Tracy, Jessica L. & Robins, Richard W. 2004. Putting the Self Into Self-Conscious Emotions: A Theoretical Model. Psychological Inquiry, 15(2), 103–125. — Benlik bilinciyle ilişkili, daha karmaşık duygular üzerine kullanılan kaynak.
Kaymak, Yudum. 2025. Duygu Düzensizliğinin Nesiller Arası Aktarımı ile Kişilerarası İletişim Stilleri Arasındaki Bağlantı. Yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi.



Yorumlar