Nihilist Penguen, Şifacı Tarkan: Donma Hâlinden Genişlemeye Bir Sinir Sistemi Yolculuğu
- Yudum Kaymak
- 7 Şub
- 4 dakikada okunur
Geçtiğimiz hafta sosyal medyada en sık karşıma çıkan iki tema vardı: Penguen belgeseli ve Tarkan konserleri…
Her ikisi de yüreğime temas etti, birçok duyguyu uyandırdı.
Penguen belgeselinden dolaşıma giren sahne şöyle; büyük bir penguen kolonisi ikiye ayrılıyor, ama bir penguen iki yana da gitmek yerine tek başına dağlara dönüyor. Koloni halinde gezen penguen öğretisine ters düşen bir hareket. Hemen her video “Penguen neden bunu yaptı?” diye soruyor ve dramatik müzikler eşliğinde o yalnız yürüyüş anı tekrar tekrar gösteriliyor. Farklı sosyal medya hesaplarında video yeniden paylaşılıyor, yorumlanıyor.
Benim de sorum aynı: Neden?
Ama sorguladığım şey penguenin seçimi değil. 2007’de yayımlanmış belgeseldeki bu sahnenin neden şimdi bu denli dolaşımda olduğu. Bir penguene “nihilist” sıfatını yakıştıran, insanlarda bu kadar özdeşleşme yaratan neydi? Yorumlarda hep benzer duygular vardı; yalnızlık, çaresizlik, huzursuzluk, bıkkınlık…

Bu yorumların bendeki etkisine baktım. Bedenim öyle sıkışıyordu ki her seferinde kocaman bir nefes alma, ayaklarımı yere basıp “Buradayım, bir yere gitmiyorum” hissini hatırlama ihtiyacım oluyordu. Karşıma defalarca çıktığı için bedenimdeki hâli de defalarca gözlemleme fırsatım oldu. Hayatımdan gitmiş birilerini hatırlayıp yasını canlandırdığım, gözlerimin dolduğu anlar da oldu; içime kapanıp kendi kaçıp gitme isteğimin yükseldiği anlar da…
Donma… hatta biraz çöküş hâli.
Sinir sistemimizin yoğun duygularla başa çıkamadığında başvurduğu o geri çekilme dürtüsü. Pek çok yorum — yorumcunun duygusal durumu gibi — huzursuz ve çaresiz bir tablo çiziyordu.
Gelelim Tarkan konserlerine.
Ben gidemedim ama gidenlerin paylaşımlarına çok müteşekkirim. En önden, balkondan, aralardan, sahne yanı ekranlarından sayısız video dolaşıma girdi. Kadınlar, erkekler, anneler, Tarkan konserine ilk defa denk gelen gençler, sanatçılar, iş insanları, duayenler… Farklı kesimlerden, farklı deneyimlerden pek çok kişi ortak bir duyguda buluşuyor. Sosyolojik, psikolojik yorumlar ekleyenler de çok; farklı seslerle, manşetlerle komik hale getirenler de… Konserler bitti ama pek çok mekânda Tarkan şarkılarıyla etkinlikler düzenlenmeye devam ediyor.
Burada bir birlik var: neşeyle, keyifle, heyecanla, yaş, inanç, ideoloji fark etmeksizin aynı şarkıda dans edebilme hâli. Umut, coşku ve hatta yorumlarda sıkça geçen bir kelime: şifa.
Tarkan konserlerinden videoları izlerken bedenim bambaşka tepki verdi. Dudaklarım yanaklarıma yanaştı, gözlerim gülümsemeye eşlik etti, omuzlarım kıpırdamaya başladı. Gevşedim, neşelendim, şükrettim, umutlandım. Bu yaratımı paylaşma, yayma, başkalarına da bulaştırma isteğiyle doldum.
Sinir sistemimizin sakin, rahat, güvende hissettiği ve hatta neşenin katkısıyla tatlı bir sempatik aktivasyon yarattığı o hâl: ventral vagal ton. Kendimizi merkezimizde hissettiğimiz, kolaylıkla iletişim ve bağ kurduğumuz, tehlikelere rağmen sadece hayatta kalmaya çalışan değil, keyifle yaşamayı deneyimleyen hâlimiz…
Tarkan’ın kişiliği, duruşu, enerjisi, müziği, dansı — benim çalıştığım alanın diliyle söylersem aurası — bu birlik ve şifa enerjisinin kaynağı gibi duruyor. Ama bir de oraya dahil olanların verdiği tepkiyle büyüyen bir yan var. Geçtiğimiz haftalarda yazdığım mum metaforu geldi aklıma. Tarkan mum değil belki ama meşale diyelim. O meşaleden ateş alan her insanın kendi ışığını büyütmesi ve temas ettiklerine yayması…

Aynı hafta sosyal medyada iki ayrı sinir sistemi hâli dolaşıma girdi, yayıldı, çoğaldı:
Biri kapanma ve yas.
Diğeri bağ kurma ve genişleme.
Enerji böyle çalışıyor. Hepimiz içimizde hem o pengueni hem de o şifalı meşaleyi taşıyoruz. Geri çekilme ve açılma ihtimali bir arada.
Hayat kalbimizin açık olduğu yerden büyüyor. O zaman hayaller daha sınırsız oluyor, gerçekleştirme motivasyonu yükseliyor, kendimizle, bilincimizle ve niyetlerimizle daha çok bağ kuruyoruz. Çevremizle, eşyalarla, insanlarla, diğer canlılarla temas artıyor.
Kapandığımız yerde ise deneyimler bizi tekrar tekrar aynı eşikte durduruyor. Belli yıkıcı deneyimlere takılıyor, kaygıların kontrolünde daha küçük bir yaşam alanına sıkışıyor, sadece güvende kalmaya odaklanıyoruz. Minimum temas, daha az yaratım, daha az kendilik…
Bazen bu hâl çok donuk olabilir, bazen de gayet işlevsel. Yapılacaklar listelerinin eksiksiz tamamlandığı, rollerin başarıyla oynandığı, yaşamın sürdürüldüğü bir işlevsellik vardır. Ama işte… Sadece hayatta kalmaktan daha ötesi mümkün.
O zaman şu soruya biraz cevap arayalım:
Kalbimi nasıl uyandıracağım?
Yaşama istekliliğimi nasıl canlandıracağım?
Kendimle uyumlu olma hâlini nasıl anlayacağım?
Sinir sistemi perspektifinden bakarsak, ventral vagal tona geçmeyi sağlayan pek çok etken bulunabilir: iyi hissettiren içerikler izlemek, okumak, sosyalleşmek, egzersiz, temas…
Ben ise hayal kurma yeteneğinden bahsetmek istiyorum.
Kuantum enerjisiyle çalışanların dediği gibi, ne söylersek onu hayatımıza çekeriz. Sufi geleneğinde “her düşünce bir ol’dur” denir. Beden dilimizi de okursak, gevşemiş ve rahat bir sinir sistemiyle günlük enerjimiz, hareket ve iş bitirme kapasitemiz yükselir; daha çok yaratırız.
Sinir sistemimizi etkileyen dış etkenler kadar güçlü bir alan da zihnimiz.
Uyandığımız günü nasıl geçireceğimize, önümüzdeki haftalara, yıllara dair hayal kurduğumuzda aslında o hayali gerçekleştirecek bedensel tepkiyi başlatıyor ve ihtimali davet ediyoruz.
Buradaki önemli nokta hayalin kaynağını ve etkisini ayırt edebilmek. Ruhumuza uyumlu hayali fark etmek.
Üstelik bunu anlamak o kadar da zor değil:
Bir şarkıya eşlik ederken hissettiğiniz o beden kıpırtısı…
Sevdiğinize sarıldığınızda beliren o sıcaklık…
Derin bir uykudan uyandığınızda gelen o ferahlık…
Eğer kurduğunuz hayal bunlara benzer bir genişleme yaratıyorsa, büyütün. Somut planları olsun elbette ama sahip olmak istediklerinizden çok nasıl hissetmek istediğinize odaklanın. O hayalin içinde kendinizi başkalarının mumlarını yakacak bir meşale gibi görebiliyor musunuz, ona bakın.
Eğer hayaliniz alışılmış, tekrar edilen imgelerden oluşuyor ve zihninizde “evet bu doğru” diye bir onay yaratıyor ama yüzünüzde, kalbinizde, bedeninizde bir gülümseme uyandırmıyorsa belki de yeniden bakma zamanı gelmiştir.
Çünkü hayat, penguenle birlikte donuk yerlere katıldığımızda değil; Tarkan’ın kendi öz benliğiyle yaptığı gibi içimizden geldiği yerden hareket ettiğimizde capcanlı oluyor.


Yorumlar