Acı çekmemek için yapılan en derin fedakârlık: NEŞE
- Yudum Kaymak
- 22 Oca
- 3 dakikada okunur
Kelimelerin her dilde birebir karşılığı var mı?
Bir dilden diğerine çeviri yaptığımız zaman aynı manaya geliyor mu gerçekten? Ve eğer ki her insan kendine ait bir lisanı – içsel dili varsa, dışarıdan aynı duyulsan bir kelime herkes için aynı şeyi ifade ediyor mu?
Buna net bir cevap olduğunu sanmıyorum. Mutluluk nasıl bir hal, bir duygu… ya da acı ya da öfke?
Yüksek lisans sürecimde duygu düzensizliği üzerine çalışırken beni en çok zorlayan başlıklardan biri, duyguları tanımlama meselesi oldu. Önce filozofların bu konuya ne kadar yoğunlaştığını gördüm. Antik Yunan’dan başlayarak farklı yüzyıllarda ve düşünce akımlarında, duygu kavramına ve tek tek duygulara dair yapılan çıkarımları okudum. Ardından fizyoloji girdi okumalarımın arasına. Hissetme olgusunun; tat, koku, ses, doku, ışık gibi uyaranların bedende bıraktığı algılarla ilişkisini ele alan çalışmalar vardı. Duyguların beden tarafından üretildiğini göstermeye çalışan deneyler… Nörobilim, sinir ağlarının uyarılmasıyla duygu algısı arasındaki bağı açıklıyordu. Psikoloji ise duyguları bilişsel süreçlerle tanımlamaya, denetlemeye ve çoğu zaman “düzeltmeye” odaklanan yöntemler geliştiriyordu.
Okuduğum bir kitapta şu minvalde bir cümleye rastladım: Duygu üzerine çalışan bilim insanı, filozof, şair ya da sanatçı sayısı kadar duygu tanımı vardır.
Sadece “duygu” kavramının bile kişiden kişiye değişen bir karşılığı varken, doğal olarak her bir duygunun deneyiminin de bireysel olması gerek. Evrensel olduğu kabul edilen mimikler, sesler ve bedensel tepkiler var elbette. Hatta bu evrenselliği göstermek için hayvanlar ve insanlar arasındaki benzerlikleri inceleyen çalışmalar da mevcut. Ama tüm bu katmanlar bir araya geldiğinde, duyguların bireydeki yansıması adeta bir parmak izi gibi biricik oluyor.
Benim üzerine en çok kafa yorduğum duygu ise neşe. Bana göre neşe; çocuksu bir masumiyet, merak, uyanış ve canlanma hâlini içeren bir kavram. Mutluluğun içerden doğan ilk ışığı gibi. Mutluluk ise daha çok dış uyaranlar ve koşullar tarafından beslenen, sürekliliği olan bir hâl. Sanki neşe içsel bir güç kaynağı, mutluluk ise onun dış dünyayla buluşup taçlanmış hâli.
Eğer yüreğimiz hissetmeye açıksa, neşe hemen devreye giriyor, canlılığı yayan ilk kıvılcım gibi.

Peki hissetmeye açık olmak ne demek?
Bugün pek çok duygusal, zihinsel hatta fiziksel zorlanmanın merkezinde, aslında bu soru duruyor. Daha manevi bir yerden bakarsam, dünyada ve bedende olma sebebimizin tam da bu olduğunu söyleyebilirim. Ama şimdilik daha dünyevi bir yerden devam edeyim.
Sistemik dizim eğitimi alırken niyetim, nesiller arası aktarılan travmaların nasıl çözümlenebileceğine dair bir yöntem öğrenmekti. Fakat karşıma çıkan en büyük bilgelik, sinir sistemimizin gücü oldu. En basit hâliyle sinir sistemi, sürüngen atalarımızdan kalan bir bilgiyle hayatta kalmamızı sağlayan çok katmanlı bir yapı. Kendimizden büyük bir tehlike karşısında kaçmamızı, daha küçük bir tehlike karşısında savaşmamızı sağlayan temel mekanizmalar var.
Bazen ise tehlike o kadar büyük oluyor ki ne savaşmak ne kaçmak mümkün. Bu noktada, pek çok memelinin de deneyimlediği üçüncü bir tepki devreye giriyor: donma.
Savaş ve kaç tepkilerinde yoğun bir hareket enerjisi varken, donma hâlinde derin bir durma yaşanıyor. Hareketsizlik o kadar derin ki bazen dışarıdan ölü taklidi gibi algılanıyor. Eğer bu hâl gereğinden uzun sürerse ya tehlike gerçekten geçmez ya da geçse bile fark edemeyecek kadar donmuş kalırsak, sinir sistemi çökme evresine giriyor. Bu evrede sinir sistemini kendini öyle kilitliyor ya da geri çekiyor ki bedende hissizlik oluşuyor; hatta fiziksel darbelere karşı bile tepki azalabiliyor. Acı çekmiyoruz. Çünkü acıyla başa çıkamayacağımızı düşündüğümüz bir anda, beden kendini korumaya alıyor. Bu da hayatta kalmak için başvurulan güçlü bir savunma mekanizması.
Peki dünyaya gerçekten sadece hayatta kalmak için mi geliyoruz?
Yaşamak dediğimiz deneyim, hissetmekten geçiyor. Ve her duygunun deneyimlenebilmesi için ilk kıvılcımı ateşleyen şey neşe. Danışanlardan, dostlardan, aileden ya da kitap ve filmlerdeki karakterlerden sıkça duyduğum bir cümle var: “Biraz mutlu olmak istedim, çok mu?”
İşte o her bir duyguyu; mutluluğu, huzuru, coşkuyu, sevinci, tutkuyu ya da heyecanı deneyimleyebilmek için önce hissedebiliyor olmamız lazım. Ve hissetmeye başladığımızda, acı da öfke de duyguların arasında…
Bazen geçmişte yaşanan bir deneyim, bazen çocukluk anıları, bazen çok sarsıcı bir travma, bazen de nesiller arası aktarılan savunma mekanizmaları, çoğu zaman da kapitalist sistem bizi hissiz durmaya itiyor. Mutluluk evrensel bir tanıma sıkıştırılıyor ve sahip olunan şeylerle ölçülüyor. Acı ya da mutsuzluk ise “yanlış” kabul edilip hızla dönüştürülmesi gereken bir sorun gibi ele alınıyor.
Oysa acıyı ya da öfkeyi hissetmemeye çalışmak — başa çıkamayacağımızı düşündüğümüz için ya da yanlış bulduğumuz için — bizi tüm duygulardan uzaklaştırabiliyor. Donup kalıyoruz. Sessizleşiyoruz. Kendi duygularımızla başa çıkamadığımızda, başkalarının da başa çıkamayacağını varsayıp ifadelerimizi kısıtlıyor, iletişimi kesiyoruz.
Halbuki hissetmeye açıldığımızda — evet, bu her zaman kolay değil ve bazen güvenli bir destek alanı gerektiriyor — ertelediğimiz acıyı ve öfkeyi ifade edebildiğimizde sinir sistemi gevşemeye başlıyor. Duyular daha canlı çalışıyor; tatlar, kokular, renkler belirginleşiyor. Rahatlamaya, dinlenmeye, huzura, dansa, sosyalliğe, gevezeliğe, kahkahaya, gözyaşına ve aşka alan açılıyor.
Duyguların kendi lisanımızdaki karşılıklarını öğrenmeye, sahiplenebilmeye başlıyoruz.
Tüm bu farklı tonlarda duygulara temas edebildiğimizde, acı çekmek bile bir lütuf hâline gelebiliyor. Çünkü örneğin bir yasın içinden geçerken; özlemi, bağlılığı ve anmayı bütünüyle yaşayabildiğimizde canlı hissediyoruz. Bedenimiz ve bilincimiz şunu biliyor: Acı varsa, diğer duygular da var.
Acıya alan açınca onu yatıştırmak da mümkün oluyor. O zaman neşe de var. Hissetmeye dair o ilk kıvılcım.
Artık sadece hayatta kalmakla yetinmiyor, yaşıyoruz.

Yorumlar