top of page

Neye Hizmet Ediyoruz? İletişim, Dil ve Sorumluluk Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Yudum Kaymak
    Yudum Kaymak
  • 16 Oca
  • 3 dakikada okunur

Diyelim ki bir gün elektrikler kesildi. En hızlı çözüm olarak bir mum yakıyoruz. O anda aklımızdan pek çok şey geçebilir:

·       İyi ki bu mum var, en azından etrafı görüyorum.

·       Ama bu ışık yaptığım işe devam etmek için yeterli değil.

·       Bu oda aydınlandı ama evin geri kalanı hâlâ karanlık.

·       Bir mum daha yakarsam biraz daha aydınlanır mı?

·       Ya da… bu mumun duvarda yarattığı gölgelerle yeni hayaller kurabilir miyim?

 

Bakış açımız, yaklaşımımız ve — kendimizle ya da çevremizle — kurduğumuz iletişim biçimi, ne yarattığımızın ve neye hizmet ettiğimizin anahtarı. Kendimize, başkalarına ya da yaşadığımız dünyaya dair kurduğumuz cümleler bizi bir yere konumlandırıyor. Doğru–yanlış, yeterli–yetersiz, olumlu–olumsuz gibi ikilikler içinde düşünmeye alıştıkça; düşünce alanımızı daraltıyor, kendimize bir köşe seçip orada durmaya çalışıyoruz.

Zihnimizde yer alan etiketler ve ön kabuller; bizi güvende tutan, karar verme sürecimizi hızlandıran konfor alanları yaratıyor ve hayatın daha kolay akmasını sağlıyor. Öte yandan, o güvenli alan için koyduğumuz sınırlar bazen de fark etmeden kendi etrafımıza ördüğümüz duvarlar hâline gelebiliyor.


Bu duvarları son zamanlarda, kişisel gelişim ve farkındalık adına sunulan içeriklerde daha sık görür oldum. Ne tuhaf bir tezat, değil mi? Sanki bir alışkanlığı hayatımıza almak, bir beslenme tarzını seçmek ya da mutlaka bir terapi alanında var olmak kişiyi daha kıymetli kılıyor da; başka türlü yaşamak eksiltiyor…



Geçenlerde izlediğim bir video beni tam da buradan tetikledi. Yapay zekâ kullanımına dair birtakım veriler paylaşılıyordu: 2025 yılında Türkiye’de yapay zekâ araçlarına en sık sorulan sorular, her bir etkileşim için harcanan enerji, su tüketimi, karbon ayak izi ve doğaya verilen zarar… Bunlar kıymetli bilgiler. Attığımız her adımın bir etkisi olduğunu bilmek ve bunun sorumluluğunu almak önemli.


Ama videonun içeriğinde sorulan soru içimde bir şeyleri sıkıştırdı: “Buna değer mi?”

Bu sorunun kendisi, YZ kullanıcılarına yönelik yorumlar, genel olarak verilerin aktarımındaki iletişim biçimi; bir farkındalık ve yapıcı bir çağrıdan ziyade olumsuz duygular üretiyor. Yorumlara baktığımda bunu daha net gördüm: Dünyanın gidişatıyla ilgili endişe duyanlar, YZ kullananları küçümseyenler, “ben zaten kullanmıyorum” diyerek üstünlük taslayanlar… Korku, yargı ve suçluluk. Doğru–yanlış ayrımı ve yeniden örülen duvarlar.


Büyük, karmaşık ve bireysel olarak değiştiremeyeceğimiz meseleler korku ya da yargı diliyle anlatıldığında bende bir yenilmişlik hissi oluşuyor. Dünya zaten zor bir yerken, bir de “her şey yanlış” duygusunun altına itiliyoruz.

 

O noktada yine kendime şu soruyu soruyorum: Bu neye hizmet ediyor?

Yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl bir iletişim kurduğumuz da içinde yaşadığımız dünyayı her an yeniden yaratıyor. Yargılayan, suçlayan, küstüren, öfkeli ya da kaygı yayan bir dil kullandığımda; karşı tarafta da tam olarak bu duyguları açığa çıkarıyor ya da besliyorum. Korku korkuyu, öfke öfkeyi, suçluluk eylemsizliği çağırıyor.


Oysa seçtiğim kelimelerle, ses tonumla ve beden dilimle başka bir alan da açabilirim. Şefkate yaslanan, cesaretlendiren, çözüm ihtimalini hatırlatan bir iletişim; karşı tarafta anlaşılma duygusunu, kendine yönelmeyi ve harekete geçme cesaretini doğurabiliyor. Aynı bilgi, aynı gerçeklik… Ama bambaşka bir etki.


Her an yaptığımız her şeyin amacını sorgulamak zorunda değiliz elbette. Ama güne başlarken, kararlar alırken ya da günü tamamlarken kendimize yöneltmek için çok güzel bir soru bu: Bugün, bu adımla, bu duruşla, bu iletişimle, bu seçimle… Neye hizmet ediyorum?


Kendime, yakınlarıma, yaşadığım şehre; ülkeye, dünyaya ve doğaya bir iyileşme ihtimali mi yaratıyorum? Yoksa birilerinde öfke, kırgınlık, hüzün ve dışlanmışlık mı?

Ben kendi adıma şefkatte kalmaya özen gösteriyorum. Her daim böyleyim gibi bir iddiam yok elbette. Ama eğer karanlık bir evde bir mum isem; diğer odaları aydınlatamadığım için kendimi suçlamak yerine, yayabildiğim kadar ışığın da anlamlı olduğunu hatırlamak istiyorum. Korkuyu büyütmek yerine küçük de olsa bir ferahlık alanı açmak… Çözüm üretmiyorsam belki susmak değil ama en azından karanlığı derinleştirmeden farkındalık yaratmak.

 

Tam da bu düşüncelerle meşgulken, Louise Bogan’ın şu sözüne denk geldim. Onunla kapatayım:

 

“Gizemli evrenin ıstırap ekseni etrafında döndüğüne inanmıyorum; dünyanın tuhaf güzelliği, mutlaka bir yerlerde saf bir sevince yaslanıyordur.”

 

Yorumlar


© 2035 om.be tarafından. Wix tarafından desteklenmekte ve güvence altına alınmaktadır.

bottom of page