top of page

Bugün Ne Yaptım Ki? | Görünmeyen Emek Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Yudum Kaymak
    Yudum Kaymak
  • 24 Tem
  • 3 dakikada okunur

Üretkenlik, Durağanlık ve Kendine Şefkat Dengesi


Son günlerde kendimi biraz durağan buluyorum. Bunun elbette pek çok sebebi var. Yazın kendine has yavaşlığı, sıcak havanın getirdiği rehavet, sokakların daha az hareketli olması, tatil dönemiyle birlikte seansların ve atölyelerin biraz sakinleşmesi… Bir de bunların üzerine sağlık sorunlarımın getirdiği durgunluk eklenince ister istemez daha yavaş bir ritmin içine girdim.


Dışarıdan bakınca kulağa hoş gelebilir. “Ne güzel, biraz dinleniyorsun.” denebilir. Ama içimde başka bir ses var, gün sonunda sürekli aynı yargılayan soruyu soruyor: “Bugün ne yaptın?” Verimli miydim? Ortaya gerçekten bir şey koyabildim mi? Bütün günü boş mu geçirdim?


Günü boş ya da dolu geçirmek nasıl oluyor acaba? Sadece ürettiğimiz günler mi anlamlı? Belki de sorun üretmemek değil de neyi üretkenlikten saydığımızla ilgilidir?

Galiba çoğumuz günü değerlendirirken görünür sonuçlara bakıyoruz. Yazılmış bir yazı, tamamlanmış bir proje, gönderilmiş bir teklif… Ortada somut bir çıktı varsa günü verimli ilan ediyoruz. Ama gösterilebilecek bir sonuç yoksa sanki o gün boşa geçmiş gibi hissediyoruz.


Oysa hayat, sadece çıktılardan ibaret değil.


Günün içinde yaptığımız pek çok şeyin sonunda elimizde paylaşabileceğimiz bir başarı hikâyesi olmuyor. Yemek hazırlamak, evi toplamak, mesajlara cevap vermek, aile bireyleriyle telefonlaşmak, ilaçlarını düzenli almak… Bunların hiçbiri alkış toplamıyor. Ama düşündüğümde, aslında hayatımı sürdürebilmemi sağlayan şey tam da bu görünmeyen fiziksel emekler.


Son günlerde bunu kendimde daha çok fark etmeye başladım. Tek başıma yaşadığım için evin bütün düzeni de bana ait. Renklileri, beyazları ayırıp çamaşır yıkıyorum. Acıkıyorum, yemek hazırlıyorum. Yemek bitiyor, mutfağı topluyorum. Evde eksilenleri fark edip market siparişi veriyorum. Bedenimin o gün neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışıyor, beslenmemi ve vitamin takviyelerimi buna göre düzenliyorum.


Akşam olduğunda ise bazen dönüp kendime “Bugün hiçbir şey yapmadım.” diyebiliyorum.

Oysa düşündüğümde, bütün gün hayatı sürdürmekle meşgulmüşüm.



Sistemik dizim ve bireysel esenlik üzerine çalışmalarımda Virginia Satir’in yaklaşımına sıkça yer veririm. Satir’in aile sistemlerine bakışı bana hep aynı şeyi düşündürüyor: Bir aileyi ayakta tutan yalnızca büyük krizler ya da önemli konuşmalar değildir. Asıl belirleyici olan, her gün tekrar eden küçük temaslar, bakım davranışları ve ritüellerdir.


Belki aynı şeyi kendi hayatımız için de söyleyebiliriz.

Kendimize hazırladığımız bir öğün, yaptığımız kısa bir yürüyüş, topladığımız ev, dinlenebilmek için kendimize verdiğimiz izin… Bunların her biri, kendi iç sistemimizi ayakta tutan küçük ritüeller olabilir.

Haftada iki üç gün fiziksel aktiviteye zaman ayırmak, her akşam sofraya bir yemek koymak, sabahları beş dakikalığına bile olsa nefes egzersizi yapmak… İlk bakışta sıradan görünüyor. Oysa o düzeni kurmak ve sürdürebilmek başlı başına takdir edilesi bir emek.


Günümüzü dolu dolu yaşadığımızı hissettiren, enerji harcadığımız görünmeyen emekler sadece fiziksel olanla sınırlı değil, görünmesi – anlaşılması – takdir edilmesi daha zor olan: duygusal emek.


Bazen danışanlarım, yaşadıkları zor bir ayrılığın, bir kaybın ya da sarsıcı bir tartışmanın ardından günlerce hiçbir şey yapmak istemediklerini anlatıyorlar. Sonra da kendilerini acımasızca yargılıyorlar. Açıkçası son zamanlarda ben de kendime zaman zaman aynı şeyi yaptığımı fark ediyorum.

“Başkası olsa şimdiye çoktan toparlanmıştı, hayatına kaldığı yerden devam ederdi.”

“Kimse çalışmaya bu kadar ara vermez ya da zamanını hemen dolduracak bir sürü gezi planlardı.”

“Bütün gün yatmak da nedir, insan en azından bir kitap okur, bir müze gezer…”


Ben ise çoğu zaman onlara başka bir ihtimali hatırlatmaya çalışıyorum: Evet, başkaları bunları yapıyor olabilir. Ama belki bu, onların duyguyla başa çıkma biçimidir. Belki hissettiklerinden biraz daha hızlı uzaklaşıyorlardır. Sen ise büyük bir cesaretle o duygunun içinde kalıyorsun. Onu bastırmadan, yok saymadan, hemen üzerine bir şey örtmeden yaşamaya çalışıyorsun.


Bana kalırsa bu da çok büyük bir emek.



Aslında sinir sistemimiz de bunun için zamana ihtiyaç duyar. Büyük bir hayal kırıklığı, kayıp ya da yoğun bir çatışmanın ardından bedenimiz her zaman “hemen normale dönmez.” Bazen yavaşlarız. Daha çok dinlenmek isteriz. Dışarı çıkmak istemeyiz. Bu her zaman zayıflık ya da isteksizlik değildir; kimi zaman sinir sistemimizin yaşadığı deneyimi işlemeye çalışmasının doğal bir parçasıdır.


Son haftalarda bunu biraz kendimde de deneyimliyorum. Durağanlığım sadece yaz rehaveti ya da sağlık sorunlarından değil… Bir süredir zihnimi meşgul eden bazı arkadaşlıklar, bazı kırgınlıklar ve bazı kararlar var. Hemen harekete geçmek yerine onları biraz demlemeye ihtiyaç duyuyorum. Bedenimde bıraktığı karşılığı fark etmeye, duygularımın gerçekten ne söylediğini anlamaya çalışıyorum.


Dışarıdan bakınca sanki hiçbir şey yapmıyormuşum gibi görünüyor. Oysa içeride yoğun bir süreç var. Yas tutmak… Karar vermek… Duygularını düzenlemek… Affetmeye çalışmak… Dinlenmek… İyileşmek…


Bunların hiçbiri CV’ye yazılan beceriler değil. Kimse bunları üretkenlik listesine eklemiyor. Ama aslında bunların her biri ciddi bir dikkat, enerji ve cesaret gerektiriyor.


Brené Brown’ın kendine şefkat tanımını bu yüzden çok seviyorum. Kendine şefkat, kendini salıvermek değil; o gün gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu dürüstlükle görebilmek.


Bazen ihtiyacımız daha fazla üretmek değil; biraz durmak, biraz dinlenmek ve yaşadığımız deneyime alan açmak oluyor.


Belki de esenlik yalnızca üretmekle ilgili değildir. Belki esenlik; yaşamı sürdüren görünür ve görünmeyen emekleri fark edebilmek, onlara hak ettikleri değeri verebilmektir.


Belki de bazı akşamlar yatağa girerken “Bugün ne kadar verimliydim?” diye sormak yerine sadece… “Bugün de yaşadım.” demek yeterlidir.

 

Yorumlar


© 2035 om.be tarafından. Wix tarafından desteklenmekte ve güvence altına alınmaktadır.

bottom of page