Dikkatimiz Dünyamızı Nasıl Şekillendirir?
- Yudum Kaymak
- 4 gün önce
- 4 dakikada okunur
Algı, Sinir Sistemi ve Gündelik Deneyimlerimiz
"Dikkatimizi, ilgimizi neye odaklarsak onu büyütürüz."
Geçtiğimiz haftalarda bu cümle farklı ortamlarda ve kaynaklarda karşıma çıkıp duruyor. Bir yandan sinir sisteminin çalışma biçimi ile ilgili ders notlarında görüyorum, bir filmde replik olarak duyuyorum. Bir yandan kuantum fiziğine dair okumalar yapmaya meraklandım; orada da karşıma çıkıyor. Yüksek lisans tezime çalışırken duygu düzensizliğinin fizyolojik, psikolojik ve sosyal psikoloji boyutlarını incelerken de aslında aynı konunun farklı yansımalarıyla karşılaşmıştım.
Psikoloji alanından başlarsak; bu durum çoğu zaman algıda seçicilik kavramı ile açıklanır. İnsan zihni karşılaştığı dünyayı olduğu gibi algılamaz; geçmiş deneyimleri, öğrendiği kalıplar ve iç dünyasındaki ihtiyaçlar doğrultusunda bazı şeyleri daha çok görür, bazılarını ise geri planda bırakır.
Psikanalitik yaklaşımda bunun iki önemli mekanizmasından söz edilir: bastırma ve yansıtma. Kişi kendisi için zorlayıcı olan bazı duygu ve arzuları bastırabilir; ardından bunların izlerini dış dünyada görmeye başlayabilir. Yani iç dünyamızda çözümlenmemiş bir mesele varsa, çoğu zaman onu dışarıda tekrar tekrar fark ederiz.
Bir atasözü vardır: “Kişi karşısındakini kendi gibi bilirmiş.” Aslında biraz böyle bir durumdan söz ediyoruz. Şöyle bir örnek vereyim: Diyelim ki yeterince değer görmediğimi düşündüğüm bir dönemden geçiyorum. Böyle zamanlarda insanların küçük davranışlarını bile değersizlik işareti gibi yorumladığımı fark ediyorum. İçeride zorlandığımız bir taraf, dışarıda daha görünür hale gelebiliyor.
Nörofizyolojik perspektiften baktığımızda işin içine otonom sinir sistemi giriyor. Otonom sinir sistemi; yaşadığımız deneyimler, sosyal öğretiler ve nesiller arası aktarım yoluyla edinilen bilgilerle birlikte hayatta kalmamızı sağlayan güçlü bir mekanizma olarak çalışır. Ancak bu mekanizmanın zaman kavramı, anlamlandırma ya da bağlam kurma gibi karmaşık bir çalışma biçimi yoktur. Onun için asıl mesele yaşamın devamlılığını sağlayan ya da engelleyen unsurlardır.
Gündelik hayatta bu mekanizma şöyle çalışır: Bir tehdit anında savunma sistemi devreye girer ve tehdidi savuşturacak bir tepki üretir. Ancak kişi o anda ihtiyaç duyduğu tepkiyi veremezse, yani savunma mekanizmasının döngüsü tamamlanamazsa, sinir sistemi tehdidin geçtiğini fark edemeyebilir. Böyle durumlarda kişi uzun süre savunma halinde kalabilir.
Bu durumda duygu düzenleme zorlaşır; öfke, korku, güvensizlik ya da hayal kırıklığı gibi duygular daha sık ve yoğun yaşanabilir. Olaylara bu duygular üzerinden tepki verir, kişileri bu duygularla tanımlar ve sorunları bu duygularla çözmeye çalışırız. Başka bir deyişle, sinir sistemi bir kez tehdit odaklı çalışmaya başladığında çevremizde olan biteni de daha çok o mercekten görmeye ve dünyayı bu şekilde algılamaya başlayabiliriz.

Yeni yeni ilgi alanıma giren kuantum fiziğinde ise dikkat ve gözlem ile ilgili ilginç bir fikir dikkatimi çekti. Atom altı parçacıkların davranışlarının gözlemle ilişkisi üzerine yapılan bazı deneyler, gözlemcinin varlığının deneyimi etkileyebildiğini tartışmaya açar. Ben bu fikri fiziksel bir iddia olarak değil, daha çok dikkatin deneyimi şekillendirmesi açısından düşündürücü buluyorum. Dikkat ettiğimiz şey, deneyim alanımızda daha görünür hale geliyor.
Bu durumu 'bilen alan' - kuantum alan da denir aslında - çalışmalarında çok net görüyorum. Aile dizimi, atalar şifası ya da çember sohbeti gibi 'bilen alan' uygulamalarında belli bir temamız vardır ve görürüz ki tam da o konuya yakın deneyimleri olan insanlar bir araya gelmiş... “Ne güzel tesadüf etti” diyoruz. Eşzamanlılığın işlediğine inandığım bu bilen alanlarda, dikkatimizi topladığımız yerde, katılımcıların paylaşımlarıyla da zenginleştiriyor, farklı açılardan görebiliyoruz.
Günümüzde bu durumu internet kullandığımız, yani algoritmaların olduğu her yerde de deneyimliyoruz. Sosyal medya, müzik/kitap dinleme ve dizi/film izleme platformları dönemsel eğilimlerimizi öğreniyor, ardından da bize benzer içerikleri sunmaya başlıyorlar. Bu özelliği bazen çok seviyor, tam da zevkimize uygun yeni içerikler keşfediyor; bazen de sinir oluyoruz. Bizi belli bir kalıba hapsettiğini, tek tip topluluklar yarattığını söyleyerek eleştiriyoruz.
Kendi hayatımda bunu çok net fark ettiğim bir alan var: polisiye hikâyeler. Küçüklüğümden beri polisiye kitaplara, dizilere ve filmlere meraklıyımdır. Bu türden birkaç kitap okuyup bir iki dizi izlediğimde bir bakıyorum ki tüm platformlarda karşıma benzer içerikler çıkmaya başlıyor. Ancak bu hikâyelerin çoğunda ortak bir atmosfer vardır. Melankolik bir dedektif, karanlık bir suç hikâyesi, çoğu zaman birden fazla kurban… Hikâyenin sonunda bir çözüm olsa bile anlatının içinde çaresizlik, dehşet ve yenilgi duygusu yoğun biçimde dolaşır. Bu tür dizileri üst üste izlediğim dönemlerde, o duyguların gündelik hayatımın içinde de daha görünür hale geldiğini gözlemliyorum. Sanki zihnim aynı atmosferin içinde dolaşmaya devam ediyor.
Böyle zamanlarda küçük bir yön değişikliği yapıyorum. Beni neşelendiren konser kayıtlarını dinlemeye, enerjisi daha canlı olan içeriklere yönelmeye başlıyorum. Bir süre sonra hem algoritmanın değiştiğini hem de kendi ruh halimin farklı bir yere doğru hareket ettiğini fark ediyorum.
Peki aynı mekanizmayı kendi duygusal dünyamızda bilinçli olarak kullanamaz mıyız? Hayatta kalmaya odaklı bir savunma mekanizması halinden, yaşamla uyumlu ve daha dengeli bir düzene geçmemiz nasıl mümkün olur?

Ben, gerek eğitimlerden aldıklarımla gerek seanslardaki deneyimlerimle, iyileşme ve büyüme alanlarının tam olarak bu dikkat odağını yönetme alanında başladığını anlıyorum.
İlk adım farkındalık. Zorlandığımız, kendimizi tekrar eden bir döngüde olduğunu gördüğümüz, mecbur kaldığımıza inandığımız durumu fark etmek. Kaynağı kim, hangi olay, hangi zaman — bunları hemen çözmeye çalışmadan, kimseyi ve en önemlisi kendimizi yargılamadan, suçlamadan sadece görmek.
Sonraki adım sağlıklı tepki. Otonom ve alışıldık tepkiyi otomatik olarak tekrar etmek yerine sinir sisteminin o anda ihtiyaç duyduğu gerçek tepkiye alan açabilmek. Bazen bu ifade edilmemiş bir duyguyu dile getirmek, bazen sınır koymak, bazen yasını tutamadığımız bir kaybın acısını yaşayabilmek olabilir. Yani aynı döngüyü tekrar etmek yerine yarım kalmış savunma tepkisinin tamamlanmasına izin vermek. Böylece deneyime tutunmak yerine onu gerçekten tamamlayabilmek ve bırakabilmek mümkün olur.
Nihayetinde iyi olma halini büyütmek. Zihnimizde, sinir sistemimizde ve kalbimizde açılan alanla birlikte iyiyi ve güzeli hayal edebilmek, görebilmek ve deneyimlemek. İlgimizi yeniliklere yöneltebiliyor, farklı ilişkiler kurabiliyor, bizi memnun eden deneyimlere çekilebiliyoruz. Dünyayı daha geniş bir perspektiften görüyor, sadece temkinli olmamız gerekenleri değil iyi ve güzel olanı da algılayabilir hale geliyoruz. Böylece kendimizin de en iyi halini büyütüyoruz.
Bu, hayatımızda yeniden zorlayıcı durumlarla karşılaşmayacağımız anlamına gelmez. Otonom sinir sistemi ya da algıda seçicilik bazı durumlarda yine sıkıştıran tepkiler verebilir.
Ancak bir kere üstesinden geldiğimiz bir deneyim varsa, yeni tepkiler geliştirebildiysek, yeniden iyi olana yönelmemiz çok daha kolay olur.
Yüzünüzü güldüren, içinizi ısıtan ve başkalarına da yansıyacak kadar çoğalan neşeli deneyimler yaşamanız dileğiyle.



Yorumlar