top of page

Kendilik ve İyi Hissetmek Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Yudum Kaymak
    Yudum Kaymak
  • 30 May
  • 4 dakikada okunur

Duyguların, aidiyetin ve özünü bulma çabasının izinde


"Çaresizlik, usanç, boşluk hissi ve hiçlik… Bunlar bir kez kapıldın mı kendini kurtarmanın zor olduğu duygulardır. İçinde su olmayan bir kuyuya düşmüşsün de yüzünü dizlerine gömmüş oturuyormuşsun gibi hissettirir. Bu dünyanın en anlamsız varlığı senmişsin, zor zamanlar geçiren tek kişi kendinmişsin gibi gelir."


Böyle duygulara siz de aşina mısınız? Kendi anlamsızlığına kapıldıkça yaşamın da dünyanın da anlamsız olduğunu düşünecek kadar derinlere iner misiniz? Bu duygular kalbinizi yokladığında onları doyasıya deneyimlemeye izin verir misiniz? Ya da bir an önce geçsin diye terapilere, yoğun çalışma temposuna, antidepresanlara, peş peşe bölümleri devirdiğiniz dizilere mi başvurursunuz?


Benim alışkanlığım uzun süreler ikinci kısımdı. Ergenlikten bir süre sonra başlayıp uzun yıllar çeşitli terapiler denedim; bende bir şeylerin çok yanlış olduğuna inandığım için. İş hayatı geldiğinde “Boş ver duyguları, yazacak çok rapor, yetişecek çok teslim tarihi var” diyerek öteledim. Tatil zamanlarını da sabahtan akşama dizi bölümlerine, bazen de kitap serilerine kapılarak, kendimden uzak durmayı seçtim.



Bugün kendime, olduğum gibi davranma, duygularımı da hak ettiği değerde yaşama konusunda daha çok alan tanımaya çalışıyorum. Kitap okumak hâlâ çok değerli bir uğraş benim için ama artık kendimden kaçmak için değil de daha çok anlam keşfedecek neler var diye okuyorum; hatta buna özel mesai harcıyorum. Dizi ve film izlemeyi de bırakmış değilim kesinlikle! Biraz kafa boşaltmak, biraz eğlenmek, biraz uzaklaşmak ve hayal kurmak gayet keyifli.


Son zamanlarda Kore ve Japon anlatılarına merak saldım. Dizilerle başladım, kitaplarla devam ediyorum. Bu denli kapılmamın sebebi “iyi hissettirenler” diye bir kategoride içerikler oluşturulması. İyi hissettirme halini de masalsı romantik hikâyeler ya da fantastik kurgular yerine insanın gerçekliğine dokunarak, duyguları ve deneyimleri olduğu gibi anlatarak yapıyor olmaları beni etkiliyor.


İzlediğim–okuduğum kategorinin ne olduğuna verdiğim önem, odaklandığımız duygu ve düşüncelerin gerçeğimizi oluşturduğuna inanmamdan kaynaklanıyor. Entrikalarla dolu, hemen herkesin bir noktada kötülük yaptığı diziler; dünyayı tehdit eden düşmanlar ve filmin sonuna kadar sürekli kaybedip mucizeyle kazanan fantastik hikâyeler; ayrılıkları, pişmanlıkları, kayıpları süsleyerek anlatan dramalar ve en zoru da sürekli çıkmazda ve çaresiz hissettiren haber programları… Özetle ana akım medyada, platform dizi ve filmlerinde ve buna popüler edebiyatı da dahil edebilirim, hüzün, yas, kaos ve mutsuzluk duygularını tetikleyen içerik çok daha fazla. Biz bunlara maruz kaldıkça kendimize dair yıkık dökük hislerimiz de artıyor.


Peki iyi hissettiren kategorisiyle haşır neşir olunca bir anda mutlu kelebeklere mi dönüşüyoruz?


Dahası iyi hissetmek nedir zaten?

Bir kalıba bağlı yapılacaklar listesinin tamamlanma hali mi? Birileri için doğru gelen yaşam tarzının benimsenmesi mi? Ebeveyn olmak, eş olmak, zengin olmak gibi kalıplar mı? Korkunç bir dram ya da çaresizlikten mucizevi şekilde çıkabilmek mi?


En öz ve aslında zamana yayılan haliyle iyi hissetmek, kendini olduğu gibi deneyimleyebilmektir aslında. Hem çok basitmiş gibi görünen hem de çok zor olan bir durum. Basit geliyor çünkü “ben zaten benim” diyebiliriz. Ama zor; çünkü iki karmaşa doğuyor: İlki, ben olduğum gibi miyim, yoksa dayatma ve beklentilerin eseri miyim? İkincisi, ben tüm özgünlüğümle kendimi ortaya koyduğumda başkalarıyla birlikte olmaya devam edebilir miyim?


İkinci kısım aslında insanların hayatta kalma dürtüleriyle çok bağlantılı. Yaşamımızı tehdit eden hastalıklar, doğal afetler, insan eliyle yapılan şiddet deneyimleri kadar hayatta kalma dürtümüzü etkileyen bir unsur da sosyal bağlantılarımız. Bir yere ait olmak, bir grupla hareket edebilmek, sosyal kabulün içinde yer almak da fiziksel sağlığımızı ve barınma ihtiyacımızı karşılamak kadar temel bir yaşam dürtüsü.


İlk alıntıda geçen “çaresizlik ve usanç” duyguları tam da buradan geliyor. Bir yere ait olabilmek için benden beklenenlerle kendimi bulma çabam arasındaki boşluk beni hiçlikte, anlamsız bir varoluşta hissettiriyor. Aynı romanda uzun uzun bu kendi olma çabasına değiniyor. Bir günü yoğun, büyük çabalarla kotararak geçirsek bile kendimizle gurur duyacak, yani bir doyum alacak şekilde tamamlamadıysak zamanımızı boşa harcamış hissiyle kalabileceğimizden bahsediyor.


Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibi gözükse de iç dünyaya alan açılmamış bir hikâyeye takılıp kalmak, yaşadığını hissetmemek gibi geliyor bana.


Kendi yaşam öykümde de en büyük derdim; özgün, sezgisel, duyguları alışılagelenden büyük yaşayan, sistemli profesyonel yaşam düzenine adapte olamayan halimi önce kendim kabul etmek, sonra da sevdiklerimle paylaşabilir olmaktı. Kendime dair bu adımları atabilir hale gelince danışanlarıma da bu konuda alan tutar oldum…


Psikoloji alanının önemli düşünürlerinden Carl Gustav Jung bu durumu “yaralı şifacı” tanımıyla ifade eder. Şifacı kendi yaralandığı yeri iyileştirir, bu iyileşmeden öğrendiği üzerine şifacılık yapar ve aslında her şifacılık deneyiminde kendini iyileştirmeye devam eder. Ben de elimden geldiğince gerek bireysel gerek grup çalışmalarında alan tutarken kişilere şu hatırlatmayı yapmaya çalışıyorum: “Kendin olmak, özünle temas kurmak, zor duygulara bakmak, onları görmek ve deneyimlemek, zamanı geldiğinde de bırakabilmek mümkün.”


Bunun için bazen bir danışmanla çalışmak güçlendirir ancak aslında başlangıç sadece kendine dürüst olmaktır. Kendinden beklediğinin ne olduğuna açık yüreklilikle bakmak, kendi duygularını sahiplenmek ve en önemlisi kendine inanmaktır.



Başa dönersek, “iyi hissettirenler” kategorisine dair sevdiğim şey gerçekçilik. Ebeveyn–çocuk ilişkileri, iş yaşamı, sosyal çevre, romantik ilişkiler… Her birinde gerçek tartışmalara, sorunlara, çatışmalara ve gerçek iyileştirici dönüşümlere yer veriliyor olması.

Çoğunun özünde bir yandan kişiyi kendi varoluşuyla yüzleştirmek, her tür duyguya alan açmak; bir yandan da bu deneyimi ilişkilere taşımak, yani kişilerin birbirlerini olduğu gibi görüp kucaklamalarıyla ilgili örüntülere yer vermek var. Çünkü iyi hissetmek hem bu kendilik kabulüyle hem de bunu paylaşabilmekle çoğalıyor. Dahası, birileri ayağa kalkınca diğerlerine de ilham ve umut veriyor.


Güney Koreli yazar Hwang Bo-reum’un “Hyunam-Dong Kitabevi” romanından bir alıntıya başladım, yine onunla devam edeyim: “Kuyunun içinde doğrulmanı umuyorum. Sadece bir dene diyorum. Sonrasında ne olur kimse bilemez. Kimse bilemeyeceği için bir şans tanı istiyorum. Ayağa kalkarsan ne olacağını merak etmiyor musun?”


Bu anlatıdaki 'ayağa kalkma' deneyimini kendine bakma eylemi olarak algılıyorum. Sürekli aynı hissettiren bir döngüden çıkıp ayağa kalkar, şöyle bir üzerinizdeki artık hizmet etmeyen alışkanlıkları, beklentileri silkeleyip kendi özünüze bakarsanız neler olacağını merak etmiyor musunuz?




Yorumlar


© 2035 om.be tarafından. Wix tarafından desteklenmekte ve güvence altına alınmaktadır.

bottom of page