İnanç, Sezgisellik ve İyileşme Üzerine Bireysel Deneyimler
- Yudum Kaymak
- 8 Oca
- 3 dakikada okunur
41 yaşındayım.
Ve hayatımda belki de ilk kez, “tam da olması gerektiği gibi yaşıyorum” diyebildiğim günlerin içindeyim.
Her sabah uyanıyorum, günün planına bakıyorum. Yapacaklarım beni heyecanlandırıyor. Bazı günler seanslar var, bazı günler dinlediğim seminerler. Bazı günleri planlamaya ayırıyorum: yeni içerikler üretmeye, daha büyük hayallerime ulaşacak küçük adımları tanımlamaya. Akışta olan hayatımı, onu bozmadan, ufak ufak organize etmeye.
Bazen de boşluklarım oluyor. Duruyorum. İçimden gelen bir kitabı alıp okuyorum, yazıyorum, geziyorum, yürüyorum.
Bugünlere gelebilmek bazen mucize gibi hissettiriyor. Bu hayatı yaratmak için çok aşamalardan geçtim. Maddi zorluklar; hemen herkesin yaşadığı aileyle ilgili büyüme çatışmaları; fiziksel hastalıklar ve onların sınavları… Yalnızlık, birini sevip kavuşamamanın acısı. Beyaz yakalı hayatın bana sınırlayıcı hissettiren yapısı; yargılar, eleştiriler, hakkını alamama duygusu, kurban rolü. Bunların hepsini uzun uzun anlatabilirim.
Ama benim hayatımdaki en büyük sınav bunların hiçbiri değildi.
En büyük sınav inançla ilgiliydi.
Burada bir din ya da sembolden bahsetmiyorum. Kendime inanmakla; birilerinin benim varoluş biçimime, dünyayı algılama şeklime inanması arasındaki ilişkiden söz ediyorum.
Son haftalarda danışanlarımdan gelen bazı geri bildirimler beni derinden etkiledi. Yüreklerinde açılan şefkatten, kendilerini hatırlamanın verdiği cesaretten, sesimin yumuşak ve kapsayıcı hâlinden söz ettiler. Bir koçluk seansı sırasında ortaya çıkan bir farkındalığın onları özgürleştirdiğinden; bir aile dizimi alanında sıkışmış bir duyguyu fark edişlerinden bahsettiler. Temsilci olarak katıldığım bir dizim çalışmasında duruşumun “kocaman bir yürek” gibi hissettirdiğini söyleyenler oldu.
Bunları duymak gözlerimi dolduruyor.
Bir yanım şükrediyor; doğru yolda olduğumu hissediyorum.
Bir yanım ise bunları bireysel bir başarı ya da egoya mal etme yanılsamasına kapılmamaya özen gösteriyor. Çünkü biliyorum ki ben sadece bir kanalım. Seanslarda olan bitenler, daha büyük bir amaca hizmetin yansımaları.

Ama dediğim gibi, buraya gelmek kolay olmadı.
Enerjiyi takip etmek, yürek alanında kalmak, kapsayıcı durmak, yargısız sevebilmek benim için hep doğal oldu. Ama bu doğallığı başkalarına anlatabilmek, hele görünür olmak uzun süre mümkün değildi. Ben bile içimden geçenlere anlam veremiyor, sezgisel bir akışın ne anlama geldiğini çözemiyordum. Çocukluk yıllarından itibaren hissettiklerimi paylaşmak hem benim hem de yakın çevrem için zorlayıcıydı.
İnsanlara, durumlara, mekânlara karşı sanki çoktan deneyimlemişim gibi bilgiler seziyor; rüyalar görüyor; başkalarının duygularını ya da fiziksel rahatsızlıklarını bedenimde hissediyordum. Ortaokul ve lise yıllarımda kendimi zaman zaman fazlasıyla “farklı” hissettiğim oldu. Korkulan bir tarafım varmış gibi… Fantastik bir hikâyenin karanlık kahramanı gibi. Susmak daha güvenliydi. Ve susmanın yolu, kendimle olan bağı zayıflatmaktan geçiyordu.
Alışılmış bir sistemin parçası olmak, kurallara uymak, çarkların dönüşüne hizmet etmek bana daha güvenli geliyordu. Yakın çevrem, dünyayı daha çok zihinsel ve kanıt temelli bir yerden algılıyor; modern bilimin görünür, ölçülebilir gerçeklerine dayanıyordu. Bu bakış açısının yanlış olduğunu düşünmüyorum. Aksine, kendi güvenlik anlayışları içinde son derece tutarlı.
Benim sezgisel deneyimlerim ise bu dilde kolayca karşılık bulmuyordu. Açıklanamıyor, kanıtlanamıyordu. Bu nedenle benim için kaygılananlar oldu; terapilere gittim. Çevremdeki herkes yanılıyor olamazdı diye düşündüm ve uzun süre kendime şüpheyle yaklaştım. Bir yere ait olmanın, bir gruba, kurumsal hayata ya da sosyal çevreye dâhil olmanın yolu kendimden kuşku duymaktan geçiyordu.
Sanırım en yıkıcı olan da buydu: insanın kendinden şüphe etmesi.
Kişi kendine inanmayınca; sevmeye, iyiliğe, başarıya, değişime inanmak da zorlaşıyor. Neşelenmek, hayattan keyif almak neredeyse imkânsızlaşıyor. Şüphe çoğunlukla zihinsel bir süreç. İnanç ise kalbi devreye alıyor. Kalpten davranmayı, şefkatle yaklaşmayı, kendini ve başkalarını gerçekten özden sevmeyi mümkün kılıyor.
Geçtiğimiz on yılı önce kendimi tanıyıp kabul ederek, başkalarına güvenmeyi ve yanlarında olduğum gibi görünmeyi deneyerek, 'kalp gözün açık' diyenlere kulak vererek yani kendime inanmayı öğrenerek geçiriyorum. Bugün, 41 yaşımda, bir kurumun ya da grubun değil; bütünün bir parçası olduğumu daha net hissediyorum. Bu daha dengeli, neşeli, sevgi dolu hissetmemi sağlıyor.
Yaşadığım deneyimlere hâlâ şüpheyle yaklaşan, benim için kaygılananlar var. Belki sezgilerin nasıl çalıştığını anlatamam, herkesin görebileceği bir kanıt sunamam.
Ama eğer kendimde ve danışanlarımda bir iyileşme varsa; gündelik hayatta olumlu bir dönüşüm görünüyorsa; yöntemlerin nasıl adlandırıldığı neden bu kadar belirleyici olsun? Modern bilimin de nihayetinde amacı insanı iyileştirmek, yaşamı daha iyi hâle getirmek değil mi?
Tıbbi tedavilere eşlik eden bir yerden kalbi iyileştirmek, kendine bakışı dönüştürmek, dünya ile kurulan ilişkiyi yumuşatmak mümkünse…
Varsın her şey görünür olmasın.
İnanmaya ve deneyimlemeye neden bu kadar direnelim?



Yorumlar